koşmak) demiş (сказал; demek).
Nerelere kadar...
Nasreddin Hoca, kırda sesinin yettiğince bağırarak ezan okuyor ve olanca hızıyla koşuyormuş.
Bu durumu gören birkaç kişi, Hoca'ya bir şey olduğunu düşünerek yanına yaklaşıp sormuşlar:
— Ne oldu sana Hoca efendi? Bu ne iştir?
Hoca, koşmasını sürdürerek:
— Sesimin nerelere kadar gittiğini merak ettim de... Onun için arkasından koşuyorum! demiş.
Nasreddin Hoca ve balık
(Ходжа Насреддин и рыба)
Hoca yolculuk sırasında (Ходжа во время путешествия; yolculuk — путешествие) mola verip (сделав остановку; mola vermek — сделать привал, отдохнуть) bir hana girer (заходит на постоялый двор; han — постоялый двор, girmek — заходить), bu sırada (в это время) hana (на постоялый двор) bir başka yolcu daha girer (еще один путник заходит; başka — другой, yolcu — путник, daha — еще; girmek — входить) ve ikisi birden (и оба вдруг; iki — два) hancıdan yiyecek birşeyler isterler (попросили у хозяина постоялого двора что-нибудь поесть; hancı — хозяин постоялого двора, yiyecek — еда, bir şey — что-нибудь, istemek — хотеть). Fakat hancı (но хозяин) yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler (говорит, что из еды есть только одна рыба; olarak — в качестве, balık — рыба, olmak — быть, söylemek — говорить) ve bunu paylaşmalarını önerir (и предлагает им ее разделить; paylaşmak — делить, разделить, pay — пай, доля, часть, önermek — предлагать). Bunun üzerine Hoca (на это Ходжа) 'ben balığın sadece başını yiyecem' (я съем только головы рыбы; baş — голова, yiyecem = yiyeceğim; yemek — есть), der (говорит). Hancı bunun nedenini sorar (хозяин, спрашивает о причине /этого/; neden — причина, sormak — спрашивать) Hoca da (Ходжа же) 'balık başı zekayı arttırır (рыбья голова ума прибавляет; zeka — ум, artırmak — увеличивать), balık başı yiyen insan akıllı olur (человек, съевший рыбью голову, становится умным; insan — человек)', der (говорит). Bunun üzerine diğer yolcu (на это другой путник) hemen atılır (сразу же бросается; atılmak) ve Hocaya (и Ходже) 'balık başını niye sen yiyeceksin (рыбью голову почему ты будешь есть), ben yemek istiyorum' (я хочу съесть; istemek — хотеть), der (говорит). Hoca da itiraz etmez (Ходжа не возражает; itiraz etmek) ve balığın koca gövdesini Hoca yer (и большое рыбье туловище Ходжа ест; gövde — тело, туловище, корпус) ve bir güzel karnını doyurur (и хорошо наедается; güzel —хорошо, красивый, karın — живот, doyurmak — насытить), diğer yolcu ise (другой же путник) sadece balığın başını yer (ест только голову рыбы) ve sonra Hocaya seslenir (и потом говорит Ходже) 'sen koca gövdeyi yedin (ты, Ходжа, съел тело) karnını doyurdun (наелся) ben sadece kafayı yedim (я съел только голову; kafa — голова) aç kaldım (остался голодным; aç — голодный, kalmak — оставаться)', der. Hoca da bunun üzerine (Ходжа на это) şunu der (говорит следующее; şu — вот это) 'Bak nasıl akıllandın (смотри, как ты поумнел; akıl — ум, akıllanmak — умнеть)'
Nasreddin Hoca ve balık
Hoca yolculuk sırasında mola verip bir hana girer, bu sırada hana bir başka yolcu daha girer ve ikisi birden hancıdan yiyecek birşeyler isterler. Fakat hancı yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler ve bunu paylaşmalarını önerir. Bunun üzerine Hoca 'ben balığın sadece başını yiyecem', der. Hancı bunun nedenini sorar, Hocada 'balık başı zekayı arttırır, balık başı yiyen insan akıllı olur', der. Bunun üzerine diğer yolcu hemen atılır ve Hocaya 'balık başını niye sen yiyeceksin, ben yemek istiyorum', der. Hoca da itiraz etmez ve balığın koca gövdesini Hoca yer ve bir güzel karnını doyurur, diğer yolcu ise sadece balığın başını yer ve sonra Hocaya seslenir 'sen koca gövdeyi yedin karnını doyurdun ben sadece kafayı yedim aç kaldım', der. Hoca da bunun üzerine şunu der 'Bak nasıl akıllandın'
Yüzük
(Кольцо)
Bir gün (однажды; gün — день) Hoca yüzüğünü düşürür (Ходжа свое кольцо обронил; yüzük — кольцо, düşürmek — уронить, обронить). Dışarıya aramaya (наружу искать; aramak — искать) çıkar (выходит; çıkmak). Yoldan geçen birisi (проходящего по дороге; yol — дорога, путь, geçmek — проходить, biri — один, некто) sorar (спрашивает; sormak): — Hoca ne arıyorsun? (Ходжа, что ты ищешь).
Hoca: — Yüzüğümü düşürdüm (я кольцо обронил) onu arıyorum (его ищу), der (говорит).
Adam (человек; adam — человек, мужчина): — Nerede düşürdün (где ты его обронил), diye sorar (спрашивает: «говоря спрашивает»).
Hoca, damın içerisinde düşürdüğünü söyler (говорит, что потерял в хлеву; dam — крыша, /прост./ хлев, içeri — внутри, söylemek — говорить).
Neden burada aradığını sorar (почему здесь ищет спрашивает). Hoca: — Dam karanlık olduğu için (так как в хлеву темно: «хлев темный потому что»; karanlık — темный, темнота, olmak — быть) burada arıyorum (здесь ищу), der (говорит).
Yüzük
Bir gün Hoca yüzüğünü düşürür. Dışarıya aramaya çıkar. Yoldan geçen birisi sorar: — Hoca ne arıyorsun.
Hoca: — Yüzüğümü düşürdüm onu arıyorum, der. Adam: — Nerede düşürdün, diye sorar. Hoca, damın içerisinde düşürdüğünü söyler. Neden burada aradığını sorar. Hoca: — Dam karanlık olduğu için burada arıyorum, der.
Oruç
(Пост)
Bir Ramazan günü (однажды в Рамазан) Nasreddin Hoca'nın gözleri (глаза Насреддина Ходжи; göz — глаз) susuzluktan afallamış (от жажды ввалились; susuz — хотящий пить, susuzluk — жажда, afallamak — ввалиться). Dayanamayıp (не выдержав; dayanmak) bir çeşmeye (к источнику; çeşme) çaktırmadan yanaşır (незаметно подходит; yanaşmak — подойти). Tam suyunu içerken (как раз когда он пил воду; tam — как раз, su — вода, içmek — пить), bir köylü görmüş Hocayı (какой-то крестьянин увидел Ходжу; görmek — видеть): — Aman Hoca (о Боже, Ходжа), günah değil midir (не грех ли; günah — грех) bu yaptığın (то, что ты делаешь; yapmak — делать)! — Yıkıl karşımdan (убирайся отсюда; yıkılmak — рухнуть, обрушиться, karşı — напротив, karşımdan — от меня), Ramazan gider (Рамазан уходит; gitmek) bir daha gelir (и снова приходит; gelmek), ama ben gidersem (но если я уйду= умру; gitmek — уходить, зд. умирать) bir daha gelmem (больше не приду)! ne günahı (какой грех)…
Oruç
Bir Ramazan günü Nasreddin Hoca'nın gözleri susuzluktan afallamış. Dayanamayıp bir çeşmeye çaktırmadan yanaşır. Tam suyunu içerken, bir köylü görmüş Hocayı: — Aman Hoca, günah değil midir bu yaptığın ! — Yıkıl karşımdan, Ramazan gider bir daha gelir, ama ben gidersem bir daha gelmem! ne günahı…
Açlıktan mı uykusuzluktan mı
(От голода или от усталости)
Hoca, bir cimriye misafir olmuş (пришел Ходжа в гости к одному жадному /человеку/; cimri — жадный, скупой, misafir — гость, misafir olmak — приходить в гости). Vakit hayli geçtiği halde (хотя прошло уже достаточно много времени; vakit — время, geçmek — проходить) ev sahibi bir ikramda bulunmayınca (хозяин дома угощения не предложил; ev — дом, sahip — хозяин, ikram — угощение, ikram bulunmak — угощать) Hoca esnemeye koyulmuş (Ходжа начал зевать; esnemek — зевать; -ye koyulmak — приниматься, начинать). Ev sahibi sormuş (хозяин спросил; sormak):
— Hocam insan neden esner? (Ходжа, человек отчего зевает?)
Hoca hemen taşı gediğine koymuş (Ходжа тут же нашелся: «всунул камень в щель»; hemen — тотчас, taş — камень, gedik — щель, отверстие, koymak — положить)
— Ya uykusuzluktan ya da açlıktan esner (либо от усталости, либо от голода зевает; uyku — сон, uykusuz — невыспавшийся, хотящий спать, uykusuzluk — бессонница, желание спать, aç — голодный, açlık — голод). Fakat benim hiç uykum da yok hani... (но я совсем не хочу спать; hiç — никакой, совсем, uykusu yok — он не хочет спать).
Açlıktan mı uykusuzluktan mı
Hoca, bir cimriye misafir olmuş. Vakit hayli geçtiği halde ev sahibi bir ikramda bulunmayınca Hoca esnemeye koyulmuş. Ev sahibi sormuş:
— Hocam insan neden esner?
Hoca hemen taşı gediğine koymuş:
— Ya uykusuzluktan ya da açlıktan esner. Fakat benim hiç uykum da yok hani...
Neden yemezsin?
(Почему ты не ешь)
Nasreddin Hoca Akşehir'e yeni geldiği sıralar (когда Насреддин Ходжа только приехал в Акшехир; yeni — новый, только что, gelmek — приезжать, приходить) parasız kalmış (у него не было денег; para — деньги, parasız — без денег, kalmak — оставаться). Karnı aç... (голодный; karın — живот, aç — голодный, открытый) Sokaklarda dolaşırken (бродя по улицам; sokak — улица, dolaşmak — бродить, гулять) bir fırın görmüş (увидел пекарню; fırın — печь, пекарня, görmek — видеть). Yeni çıkan ekmeklerin kokusuna dayanamayıp (не выдержав запаха только что испеченного хлеба; çıkmak — выпускать, производить, выходить, ekmek — хлеб, koku — запах, dayanmak — выдерживать; dayanmamak — не выдерживать; dayanamamak — не смочь выдержать) fırına girmiş (зашел в пекарню; girmek — войти), tezgâhın başındaki adama sormuş (спросил человека за прилавком; tezgah — прилавок, adam — человек, sormak — спрашивать):
— Bu ekmeklerin hepsi senin mi? (весь этот хлеб твой; hepsi — весь, все, sen — ты)
— Benim (мой).
— Be adam (ну что же ты!), mademki bu kadar mis gibi kokan ekmeğin var (раз уж у тебя есть так замечательно пахнущий хлеб; bu kadar — так, столько, mis = misk — мускус; mis gibi kokmak — очень хорошо пахнуть, var — есть, имеется), ne diye oturup da yemezsin! (что же ты сидишь и не ешь; ne diye — почему, oturmak — сидеть, yemek — есть, кушать